Geçen haftalarda Resmi Gazete’de yayınlanan Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru kararı, bir kez daha yargıdaki çifte tutumu ve liyakati sorgulattı.
Özetle; tanığın mahkemeye gelmesi, mahkeme huzurunda dinlenilmesi için girişimde bulunmayan, bu yöndeki taleplere tanığı mahkemeye getirterek başvurucuya tanığa soru sorma imkanı ila cevap vermeyen mahkemenin “Adil Yargılanma Hakkı”nı ihlal ettiğine karar vermiş.
Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı; hak ihlali gerekçesiyle ve üst mahkeme sıfatından dolayı yeniden yargılamanın yolunu açmaktadır.
Bu karar neden dikkatimizi çekti!
Çünkü, aynı mahkeme yani Anayasa Mahkemesi bizim bu konudaki başvurumuzu henüz 2 yıl önce REDDETMİŞTİ. Bizde de tanıklar mahkeme huzuruna getirilmemiş, biri ile sistem üzerinden uzaktan bağlantı yapılmış diğer 4 tanık talimatla başkaca mahkemeler huzurunda ifade vermişler ve ifadeleri yazılı olarak dosyaya girmişti.
Savcı, “müebbet” isterken, olay yeri incelemesi talebimizi mahkeme başkanı savcıya sormuş o da “gerek yok” dediği için olay yeri incelemesi yapılmamıştı.
Şahitlerin tamamının şikayetçinin çalışanları olması gibi bir durum ortadayken mahkeme ve savcı şahitlerin mahkemeye getirilerek huzurda dinlenmesi, sorular sorulması gibi bir zorunluluğu yerine getirmemişler, bu yöndeki talepleri –ilginçtir mahkeme başkanı her talebimizi önce savcıya soruyordu, savcı ne derse başkan aynısını bize cevap olarak veriyordu- reddetmiştir.
Akabinde, BAM (İstinaf), Yargıtay ve AYM başvurularında da dile getirilen bu ve diğer hususların üzerinde durulmadığı, dosyanın ciddi incelemelerden geçmediği verilen cevaplar ve kararlarla az çok okuma yazma alışkanlığı olan kişilerce dahi rahatlıkla anlaşılacak nitelikteydi.
AYM’nin yazıya konu kararı; bir yönüyle, aynı nitelikteki iki başvuruya birbirinin zıttı kararlar vererek, çifte standart uygulama ve yargıya güvensizlik algısı oluşturabilecekken diğer yanıyla hak ihlali başvurumuza verdiği olumsuz cevap ile bizde mağduriyet, yasalara aykırı olan bir durumu (Adil Yargılanma hakkımızı elimizden alan mahkeme süreçlerini) onaylayarak, hakların ihlal edilerek yargılama süreçlerini meşrulaştırma algısı oluşturmuştur.
Haşim Kılıç ve Zühtü Acun’lu “anayasa mahkemesi kararlarının tanınmadığı, kararlara saygı duyulmadığı” dönemleri yaşayan Yüksek Mahkeme’nin bu kararının yeni başkanla birlikte değişen yapılanma ve bu yapılanmanın getirdiği bir nitelik artışı olduğunu umut ediyorum.
Elbette ki; geçmiş yıllarda verilmiş kararların vebali bugünkü üyelere yüklenemez. Bunun bilincindeyim lakin mahkemeler birer tüzel kişilik olarak kamu kurumudurlar ve şahıslardan, siyasal konjonktürden bağımsız olarak görevlerini bi hakkın yerine getirecek nitelikleri istihdam etmek ve tüm kaygılardan sıyrılmış olarak, herkese eşit, yasaların emrettiği şekilde muamele etmek, bu standardı kurumsallaştırmak mecburiyetindedirler.
Üst paragraftaki sitemimiz de tanımı, vazifesi, görev ve sorumlulukları, varlık sebebi çalışma usul ve esasları kanunla belirlenmiş olan mahkemenin bizatihi kendisine değil, sistemi bozanlara, dışardan müdahale edenlere, bu müdahalelere bir takım zafiyetleri nedeniyle açık olanlara, mahkemeleri asli yapısından çıkarıp yargı dışı unsurların emrine almaya veya emrine vermeye istekli, sistem bozucularadır.
Anayasa Mahkemesi’nin geriye dönüp bizim dosyamızı yeniden ele almasını beklemiyoruz. Yeni yönetimin geçmiş yıllarda karara bağlanmış dosyaların yeniden incelenmesi yolunu açacak çalışmalar yapmasını da beklemiyorum!
Beklentim; bu kararlarını ve kararı verirken bir yargı mensubu arkadaşımın ifadesiyle “dosyayı derinine inceleme” iradesini mahkemenin standardına dönüştürmesi, kişilerden bağımsız olarak hukukun üstünlüğünün mahkemelerimizde tek belirleyici unsur olduğu sistemin kurulmasıdır.
Gerisi; cüzdan, kartvizit ve siyasi referans…
Yorumlar