Asgari ücret...
Kâğıt üzerinde birkaç satır, bir sayıdan ibaret gibi görünür.
Ama o rakamın arkasında milyonlarca hayat, milyonlarca hikâye gizlidir.
Bir babanın eve dönerken çocuğuna eli boş gitmeme telaşı, bir annenin mutfak masasında defalarca yaptığı bütçe hesabı, genç bir insanın “keşke”lerle dolu gelecek planı…
Hepsi o tek kelimenin, “asgari”nin gölgesinde yaşar.
Devlet, her yıl “en az bu kadar” der; ama hayat, o sınırın çok daha ötesindedir. Çünkü ekmek fırında, kira kontratta, doğalgaz faturasında, pazarda, okulun kantininde başka konuşulur.
Gerçek ekonomi, kalemle hesaplanan değil, yaşanarak hissedilendir.
Ve bugün bu hissiyat bize şunu söylüyor: Asgari ücret, artık bir “geçim ücreti” değil, bir “hayatta kalma ücreti” haline geldi.
Bir dönem asgari ücret, toplumun küçük bir kesimini ilgilendirirdi.
Bugün ise ne acıdır ki, ülkenin büyük çoğunluğu bu ücretle geçinmeye çalışıyor. Asgari ücret, bir taban olmaktan çıkıp, neredeyse ortalama gelir haline geldi.
Yani “en az” olması gereken şey, “çoğunluğun kaderi” haline dönüştü.
Oysa hiçbir insan “asgari” bir hayatı hak etmez.
Bir çalışan, sabahın ayazında evinden çıkıp akşam yorgun adımlarla dönerken yalnızca karnını doyurmak için değil, ailesine huzurla bakabilmek için emek verir.
Ama çoğu zaman ay sonu gelmeden maaş biter, umut biter, gülümseme biter.
Bu durum artık sadece ekonomik bir sorun değil, derin bir vicdan meselesidir.
Asgari ücret, işverene “bu kadar vereceksin” diyen bir yasadan ziyade, toplumun ortak vicdanının sesidir.
Emeğin hakkını teslim etmeyen bir ekonomi, ne kadar büyürse büyüsün adil değildir.
Bir ülkenin gücü, fabrikalarının bacasından çıkan dumanla değil, o bacanın altında çalışan işçisinin sofrasındaki ekmekle ölçülür.
Bu yüzden, çalışanların ücretlerini sadece devletin belirlediği rakamlar değil, sokaktaki hayatın gerçeği belirlemelidir.
Pazardaki fiyatlar, kiradaki artışlar, ulaşımın maliyeti, bir insanın sabah işe giderken cebinde kalan son para… Bunlar ekonominin gerçek aynasıdır.
Eğer bu ayna bize mutsuz yüzler gösteriyorsa, orada bir yanlış vardır.
Asgari ücret, bir “ölçü” değil, bir “uyarı” olmalıdır.
Bir ülkenin ekonomik vicdan çizgisi…
Çünkü bu çizginin altına düşen her rakam, bir insanın umudundan, emeğinden, geleceğinden eksiltir.
Unutmamak gerekir ki, hiçbir bütçe planı bir insanın onurundan daha değerli değildir.
Hiçbir ekonomik model, emeğin kutsallığının önüne geçemez.
Eğer biz gerçekten güçlü bir toplumdan söz etmek istiyorsak, o gücü sadece üretimde değil, paylaşımda da göstermeliyiz.
Asgari ücretle değil, insanca ücretle yaşamanın mümkün olduğu bir ülke hayal etmek zorundayız.
Çünkü insan emeği, hiçbir zaman “asgari” değildir.
O, bu ülkenin en kıymetli hazinesidir.
Yorumlar